Limitsiz Paylaşımın Adresi
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa yardim ara takvim giris kayit
  Limitsiz Paylaşımın Adresi > -•=»‡«=•- Türkiye -•=»‡«=•- > Tarihe Damgasını Vuranlar > ÇANAKKALE SAVAŞI VE ŞEHİTLERİ nin önemi
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et Okunmadi Say Bu Konuyu Gönder Yazdir
Gönderen Konu: ÇANAKKALE SAVAŞI VE ŞEHİTLERİ nin önemi  (Okunma Sayısı 258 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Mart 17, 2008, 11:50:29 ÖÖ
Co Admin
*****
Toplam REP: 1691
Cinsiyet: Bay
Konu Sayısı: 728
Mesaj Sayısı: 1709
Nerden: iѕтαηвυℓ/ℓєνєηт
Üyelik Bilgileri WWW
Offline
« :»

   
   
 
 
Dünyanın yeni bir savaşın eşiğinde beklediği şu günlerde, Çanakkale Savaşı'nda kazandığımız destansı zaferin 88. yıldönümünü kutlamaya hazırlanıyoruz. 1. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında yaşanan Çanakkale Savaşı'nda hem müttefik kuvvetleri hem de Türk birlikleri on binlerce şehit verdi. Şu anda yarımada üzerinde 32'si yabancı olmak üzere toplam 46 tane şehitlik ve anıt mezar bulunuyor. Lozan Barış Anlaşması'nın ilgili maddelerince korumaya alınan müttefik kuvvetlere ait anıt mezarlar, görünen o ki tarihi yarımadanın korunması adına hayati önem taşıyor. Çünkü 28 Ocak 1915 tarihinde Çanakkale Boğazı'nda başlayıp daha sonra karada devam eden ve müttefik kuvvetlerin 9 Ocak 1916'da geri çekilmelerine kadar devam eden Çanakkale Savaşı'nın izleri, yazık ki Türkiye tarafından korunamıyor. Gerçek şehitlikler kayboluyor. 1973'ten bu yana milli park olarak koruma altına alınan yarımadada bilinçsizce yürütülen ağaçlandırma ve düzenleme çalışmaları, tarihi gerçekleri her geçen gün biraz daha örtüyor. Bütün bu gelişmelerin ışığında yaklaşan 18 Mart'ı kutlamaya hazırlanıyoruz yine.

Haydi çuvaldızı kendimize batıralım

Fakat bu önemli günün arifesinde bu defa farklı bir şey yapıp kendi kendimize şöyle birkaç soru yöneltelim: "Çanakkale Savaşı'nın önemini biliyor muyuz? Savaş sırasında yaşananları, yüz binlerce insanın ne uğruna öldüğünü, Çanakkale'nin nasıl olup da geçilemediğini biliyor muyuz? Geçilseydi ne olurdu sorusunun cevabını hiç merak ettik mi? Ya da o savaşta şehit düşen binlerce isimsiz kahramandan birinin sizin öz be öz büyük dedeniz olduğunu bilmek ister miydiniz?"; İşte bütün bu soruları ve daha fazlasını kendi kendine sorup cevap arayan birkaç insanla karşılaşınca aslında ne kadar az şeyle yetinmek zorunda bırakıldığımızı fark ettik. Onlar Çanakkale Savaşı'nın arazi uzmanları. Tek bir hedefleri var; yazılı tarihi, olayların geçtiği gerçek mekânlarla buluşturarak, nelerin ne derece doğru olduğunun yanıtı aramak. Yani kitap sayfalarından, hatıralardan, fotoğraflardan yola çıkarak saf gerçeğe ulaşmak.

Ömrünü Çanakkale'ye adamış bir subay

Şahin Aldoğan, 50 yaşında emekli bir deniz subayı. Bütün hayatını Gelibolu Yarımadası'na adayan Aldoğan, hemen her gün sabahın erken saatlerinden akşam karanlığına kadar Gelibolu Yarımadası'nı karış karış dolaşarak, yıllardır biriktirdiği ve toplamaya devam ettiği yazılı ve görsel malzemeleri arazi üzerindeki gerçek noktalarıyla buluşturuyor. Gönüllü olarak yürüttüğü bu araştırma, bölgeye gelen yerli ve yabancı birçok araştırmacıya kaynaklık ediyor. Yaptığı çalışmayı ise şöyle özetliyor: "Ben şehit mezarlarını arıyorum, yaptığım başka bir şey yok. Burada şehit düşmüş insanların kimler olduğunu tespit etmeye çalışıyorum. Onların hatıralarına, gerekli saygıyı gösterebilmek adına, olmayan mezarlarında rahat yatabilmeleri adına, birileri onların kim olduğunun, ne uğruna öldüğünün peşine düşmek zorunda." Onunla birlikte bu tarihi toprakları dolaşmak apayrı bir keyif. Çünkü gerçekten bastığınız her karışın öyküsünü, savaş sırasında o noktada yaşananların en küçük detayını bile dinleme şansınız var. Zaten bir arazi uzmanı, teoriysen tarihçilerden ayıran en belirgin nokta bu. Her şeyi somut bir platform üzerinde, belgeler ışığında gerçeğe en yakın haliyle kurgulayabilmek. Çanakkale'ye gönül veren ve yaklaşık sekiz yıldır bu konu üzerine çalışmalar yapan ve bunca yılın sonunda artık gerçek bir arazi uzmanı haline gelen Gazeteci-Yazar Gürsel Göncü de tıpkı Şahin Aldoğan gibi Çanakkale Savaşı'nda şehit düşen binlerce kişinin hatırasına sahip çıkılması adına bu yola baş koymuş. Şimdilerde Seddülbahir'de tuttuğu küçük bir köy evinde yaşayarak, bölgede çalışmalarını sürdürüyor ve kendi deyimiyle araştırdıkça karşısına çıkan sorunlar ve yanlışlıklar yumağı onu dehşete düşürüyor

Bilgi yok, edebiyat çok

Gürsel Göncü'ye göre asıl sorun Türkiye'nin tarih konularındaki araştırma yerine, abartma probleminden kaynaklanıyor. "Türkiye'de pek çok tarihi olayda olduğu gibi Çanakkale Savaşı hakkında araştırma yapmak ve bu konunun detayına inmek isterseniz, karşınıza çıkan yayın listesinin büyük bir kısmının yabancılar tarafından hazırlandığını görürsünüz. Çünkü bu konuda ülkemizde gerçek anlamda çalışma yapan kişilerin sayısı çok az. Hepimiz daha ilkokul sıralarından itibaren Çanakkale Zaferi'nin önemi hakkında bilgi sahibi olmaya başlıyoruz. Fakat karşımıza genellikle efsaneleştirilmiş bir savaş manzarası çıkıyor. Şiirlerle, anıtlarla yüklü, çoğunluğu edebiyata kaçan birçok eser arasından gerçek bilgileri ayıklamaya çalışıyoruz. Öyle ki, yeterli bilimsel çalışmalar yapılmadığı için boşluğu efsaneler ve hikâyeler dolduruyor" diyor Gürsel Göncü ve ekliyor: "Şiirle, edebiyatla tarihsel bir konun taşıdığı önemi yeni gelen nesillere anlatmak mümkün değildir. Artık soyut kavramlardan kurtulup somut gerçeklere ulaşmamız gerekiyor ki, bu da ancak bu bölgenin çok sağlıklı bir şekilde korunması ve incelenmesi ile mümkündür

Gelibolu'yu korumamız şart

Evet, gerçek bilgiye ulaşmak için ilk önce gerçek bir mekânda, doğru materyallerin ışığında incelemeler yapmak şart. Fakat Gelibolu Yarımadası her geçen gün gerçeklikten biraz daha uzaklaşıyor. Her şeyden önce yarımada ciddi bir kaçak yapılaşma tehdidi ile karşı karşıya. Geçen haftalarda bölgede inşa edilmiş 150'den fazla binanın yıkılmasına yönelik karar alındı. Bu binalardan 56'sının yıkım kararı kesinleşti. Fakat neredeyse her kazma darbesinin bir şehit kemiğine takıldığı bu yarımada üzerinden rant sağlamayı hedefleyen ve hatta buna göz yuman kimselerin olması bile yeterince tüyler ürpertici. Evet, Gelibolu Yarımadası'nın her köşesi savaşın dinamiği sırasında oluşturulmuş birçok toplu şehit mezarını bünyesinde saklıyor.

Gürsel Göncü'nün gözüyle: Çanakkale Savaşı'nın sonuçları 
88 YIL ÖNCE 1- Türkler anavatanlarını, çoğunluk olarak bulundukları toprakları korudular 2- Mustafa Kemal ortaya çıktı. Çanakkale'deki zafer onu Kurtuluş Savaşı için gerçek bir lider haline getirdi 4- Müttefiklerin Çanakkale'de durdurulmaları, Osmanlı İmparatorluğu'nu erken bir yıkımdan kurtardı 5- Müttefikler Rusya'ya yardım sağlayamadı ve Rusya'da çarlık yıkıldı 6- Türklerin askeri başarısı, karakter yapısı, müttefiklerin Anadolu'daki birçok emelini bozguna uğratmıştır 7- Ordunun iktisadi ve idari bağımsızlığının ve yeni nesil yetenekli subayların ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkmıştır 9- Çanakkale Savaşı ilk kez ümmetten ziyade millet karakterinin ortaya çıktığı bir savaş olarak da tarihe geçti
88 YIL SONRA 1- Çanakkale Savaşı dendiğinde milletimizin büyük çoğunluğu sadece Nusret mayın gemisini ve Şehitler Abidesi'ni hatırlamaktadır. Bilimsel çalışmaların eksikliği son noktadadır. 2- Her yıl 18 Mart'ta siyasiler yalan-yanlış konuşmalar yapmakta, şiir dizeleriyle abartılı bir duygusallık yaratılarak gerçek duyarlılıktan uzaklaşılmaktadır. 3- Tüm bölge, gerek yeni köprü ve otoyol projelerinin, gerekse her geçen gün artan kaçak yapılaşma ve arazi spekülasyonunun tehdidi altındadır. 4- Daha da acısı, bu tehditlerin bertaraf edilmesinde, bölgede bulunan yabancı mezarlık ve abidelerden dolayı (Lozan) ancak yabancı inisiyatiflere güvenebilecek duruma düşmemizdir. 5- Savaş sırasında şehit düşen askerlerimizin adları hâlâ belli değildir ve bunların yazılı olduğu bir gerçek anıt yoktur. 6- Bölgede sürdürülen yanlış ağaçlandırma, tarihi muharebe alanlarının üzerinin kapanmasına yol açmaktadır. 7- Muharebe alanlarında fazla sayıda yanlış levha vardır. Sembolik mezarlıklarımız gayri estetik ve gelişigüzel inşa edilmiştir. 8- Bölgedeki savaş kalıntıları kaderine terk edilmiş durumdadır. Doğru dürüst bir envanter yoktur. 9- Tarihi yarımadanın bütün kıyılarında kaçak dalış ve yabancı tekneler tarafından trol balıkçılığı yapılmaktadır.

 



Bugün Çanakkale Zaferinin 90. yıldönümü. Her sene 18 Mart’ta kendimi ağlamamak için zor tutarım.
Bu vatan için binlerce kişinin kahramanca öldüğü Çanakkale Savaşı. Bu milletin her alandaki kayıplarının başlangıcı. Bu savaşı her halde ‘dan daha iyi anlatan birisi olamaz.

Neden bizim milletimizden de uluslararası bilim adamları, doktorlar, mühendisler çıkmadığını, sürekli en meşhur dolandırıcıların, vatan hainlerinin bizden çıktığını sorguladığım günlerden birinde bana “Bu milletin onurlu,vatanını seven, eğitimli, gençleri Çanakkale’de şehit oldu, kızım.” demişlerdi.

Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı ‘nın Akademi Mecmuası‘nın Ocak 2005 sayısında ‘in yazısı bana verilen cevabı birinci ağızdan tasdiklemiş oldu.

“OYÇANAKKALEOY!..”

Zaman zaman sohbetlerde: “Neden bizden de bilim adamı çokça yetişmez? Diğer ülkelerden ne farkımız var? Bizde hiç mi aydın yetişmemiş?” yollu yakınmalarımız olur. Aynı soruyu kendisi de bir bilim adamı olan Toygar AKMAN üniversite öğrenciliği yıllarında babasına sormuş. Babası da cevap niteliğinde olmak üzere öğretmenliğe yeni başladığı yıllardaki hatıralarından bir bölümünü anlatıyor:

“Çanakkale Savaşı’nın bütün şiddetiyle sürdüğü o günlerde Sirkeci İstasyonu’ndan hergün asker dolusu trenler Trakya yönüne doğru hareket ederdi. Sarayburnu İskelesi’nden de asker dolu koca koca gemiler Çanakkale’ye doğru denize açılırdı. Bütün İstanbul halkı bu kahraman askerleri göz yaşları içinde uğurladık. Giden gemiler ve trenler daima boş olarak döner ve gidenlerden de kısa bir süre sonra haber alınamazdı.”

Babam göz yaşlarını silerek devam etti:

“O günlerin birinde İstanbul Erkek Lisesi’nin bir dokuzuncu sınıfında ders veriyordum. Sınıfın kapısı iki defa tıklatıldıktan sonra açıldı ve içeriye müdür muavini ile kalpaklı bir binbaşı girdi. Sert bir asker selâmı çaktı. Ben de ayağa kalkarak kendilerini selâmladım. Daha ziyaret sebebini sormadan, binbaşı bana baktı ve tok bir sesle:

-Muallim Bey! Memleket, evlâd-ı vatandan hizmet bekler, dedikten sonra sınıfa döndü ve arka sıralarda oturan uzun boylu öğrencilere, “Sen gel, sen gel, sen de gel!” diye seslenerek, öğrencileri toplamaya başlamıştı. Önde oturanlar, kendilerinin de alınması için, oturdukları sırada dik durmaya ya da ayaklarının ucuna basarak uzun boylu görünmeye çalışıyorlardı. Binbaşı bu öğrencilere acı acı gülümseyerek sırtlarını okşayıp topladığı öğrencileri alıp, geride kalan bizlere sert bir asker selâmı vererek çıkarak gitti. Sınıfta öylece kalakalmıştım. Diğer sınıflardan toplananlarla beraber bizim öğrencileri Selimîye Kışlası’na götürmüşler. Gidenlerin arkadaşlarına gönderdikleri mektuplardan, orada makineli tüfek eğitimi aldıklarını, üç aylık eğitim süresi bitince Çanakkale’ye gideceklerini öğreniyorduk. Üç ay sonra ise kendilerinden hiç haber alınamadı.” Rahmetli babam sözlerinin burasında durmuş, dopdolu gözleriyle bana bakarak:

“Gidenlerin hiçbiri geri gelmedi. Hepsi de dokuzuncu sınıf öğrencisi idi. İstanbullular dokuzuncu sınıfa kadar gelmiş bütün okuyan evlâtlarını şehit verdiler. Geriye kalanlar oldu ise onlar da Yemen’de ve İstiklâl Harbi’nde şehit düştü. İstanbul daha ne verecekti ki evlâdım. O zamana kadar memlekette aydının harman olduğu yer İstanbul’du. Memlekette aydın mı kaldı a oğul? Pınarlar kurudu, pınarlar!.. Sen ne sorarsın!”





 













Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,
Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
Öteden saikalar parçalıyor afakı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
“O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.
Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
“Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.



         

         
 
« Son Düzenleme: Mart 17, 2008, 12:08:18 ÖS Gönderen: $hEq!L » Logged

[/center
üyeye zarar gelmez ADMİN kızmadıkça! ADMİN kızmaz üye azmadıkça!!!
Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz.Lütfen Kayıt Olunuz !!!

Reklamlar
Lütfen Reklamlarımıza Tıklayıp Bize Destek Olun.


Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et Okunmadi Say Bu Konuyu Gönder Yazdir
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Limitsiz Paylaşımın Adresi
Ay ığı by rallyproco | Powered by SMF 1.1.6.
© 2007, Simple Machines LLC. All Rights Reserved.

simple machines forum smf.gen.tr ödüllü seo webmaster yarışması
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!